Sosyal Medya

Twitter Facebook

Sosyal Medyada Paylaş

29 Subat 2012 Tarihli Yemek Tarifleri

Menümüzde; Yumurtalı Patatesli Marul Salatası, Elmalı Çikolatalı Sütlü Tatlı, Peynirli Çiçek Poğaça, Ispanaklı Makarnalı Körili Et ve ...

Oktay Usta Yemek Tarifleri Resmi Web Sitesi www.oktayustam.com' dir.

Günün Videosu:
Günün Programı:

Oktay Usta'nin bugünkü konukları; Şennur Nogaylar


Menüde; Yumurtalı Patatesli Marul Salatası, Elmalı Çikolatalı Sütlü Tatlı, Peynirli Çiçek Poğaça, Ispanaklı Makarnalı Körili Et ve Fıstıklı Krotonlu Ezme Fasulye Çorbası var. Oktay Ustamın en güzel yemek tarifleri tek resmi web sitesi, www.oktayustam.com da sizlerle birlikte.

www.oktayustam.com 'da lezzetli, iktisatli, bereketli ve pratik tariflerin yani sira hoş bir sohbet sizleri bekliyor...

Tarifler :

Eklenecek ...


Biyografya
 

Yılların tiyatrocusu Sennur Nogaylar. Ama yine biz yüzüne popüler dizilerden aşina olduk. Binbir Gece’nin Firdevs’iydi. Yine arada pek çok dizide oynadı. Ama şimdi de karşımıza Aşk Ve Ceza dizisinin Leyla’sı olarak çıktı. Kızına bağlı, korumacı kentli bir anne modeli çiziyor. Ama yine de geleneklerinden de kurtulamıyor. “Kadın doğuda da batıda da aynı” diyor. Oyuncu koçluğu da yapan Sennur Nogaylar kadın meselesinde de epey dertli. Kadının her şeyden sorumlu olarak yaşamasına karşı.


Doğu ve batının ayrımından söz ederken de geçtiğimiz haftalarda Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde evlerinin bahçesindeki kümese gömülen 16 yaşındaki Medine’nin durumuna değindik; “Zihniyet hep aynı, batıdaki daha eliti.”


“Ben çok ‘entelektüelim’ diyorsun akşam gelip karını dövüyorsun? Senaryolar yazıyorsun, yurtdışına davet ediliyorsun ama sen çocuğunu dövüyorsun” diyen Sennur Nogaylar’la biraraya geldik… Farklı, bir o kadar da sahici bir sohbet gerçekleştirdik.


»Aşk ve Ceza dizisiyle başlayalım. Kentli bir anneyi oynuyorsunuz. Leyla alışılmışın dışında bir Türk annesi gibi ne dersiniz?


Leyla yüzde 99 Türk annesi. Doğu’daki Şahnur neyse Leyla’da öyle. Doğudan bu tarafa gelirken okurluk-yazarlıkta kent soylu Leyla, Şahnur’un izdüşümü aslında. Bizde anneler bir yazar doğursalar, ‘entelektüel’ doğursalar da çocuklarının hayatlarıyla çok içli dışlıdırlar. Onların bedenlerini nasıl kullanacaklarına bile egemen olmak isterler. Leyla’ya bakarsak çok korumacı, çocuklarına çok acıyan, onların hayatlarında egemen olan, bunu onları sevdiği için yaptığını söyleyen ama çocuklarının üzerinde de baskı uygulayan biri. Ve bunu çocuklarının iyiliği adına yapıyor, bunu yaparken de “ben sizi çok seviyorum, ama toplum sizi ayıplar” gibi de bir öcü kullanıyor.


»Biraz topluma göre bir yaşam belirleniyor değil mi?


Bizde aileler çocuklarının yaşamlarına çok müdahale eder. “Ben öyle yetiştirmek istemiyorum” da deseler öyle yetiştirirler. Leyla tam da bu anlamda küçük burjuva Türk annesi… Çocuğunu Boğaziçi’nde okutuyor. Yönetici vs… “Git kendi kanatlarınla yükselebileceğin kadar yüksel” diyen bir anne bizden olmaz.


»Dizide doğu ve batı iki kadın üzerinden anlatılıyor. Kentli Leyla, doğulu Şahnur…


Leyla öğreniyor, öğrendi. Çok büyük hatalar yaparak öğrendi. Medine’yi kümeste döven zihniyetin biraz daha eliti. Ne zaman aklı başına geliyor: Kızını kürtajdan kaldırıyor. Doktora söylediği; “şu hayatta kızımdan başka hiç kimsem kalmadı.” Peki, onları bir yerlere kim götürdü? Onların o sonları nasıl oldu? Burada Leyla’nın dahili ne? Ben Leyla’ya çok üzülüyorum. Leyla çok geç farkına vardı. Bu kadar ağır bedeller ödemek ve böyle terbiye olmak, böyle sınanmak… Keşke böyle öğrenmeseydi, ötekine açık olsaydı, ben bilirimci olmasaydı. Keşke biraz kendinden şüphe edecek bir mantığı olsaydı. Şahnur ise öğrenmiyor. Sistem içinde direniyor Şahnur… Öteki tarafında gerçekliği başka. Doğu ise devletin dışında ama devletin göz yumduğu bir sistem var. Leyla asla ve asla bağırarak konuşmuyor, kimse duymasın diye içeride yapıyor tartışmayı, kavgayı. Kimseye bir şey çaktırmıyor. Doğu dediğimiz öteki taraf bağıra çağıra yaşıyor.



»Devletin dışında ama devletin göz yumduğu sistem dediniz. Ağalık ve aşiret gibi mi?


Oradaki aşiret ve feodal sistem var. Köyde özel hayat yoktur, belli bir hiyerarşi ile yaşanır. Burada da var o hiyerarşi ama daha küçük. “El alem ne der” diyoruz.


»Filmden gidecek olursak kadın hallerinin her türlüsünü görüyoruz. Peki Türkiye’de kadına atfedilen ne?


Biz çok kız çocuğu sevmeyiz, onları emanet gibi taşırız. Kocaya devredilecek bir şeymiş gibi. Bu maalesef dogmatik felsefemizde de var. Bu bir türlü aşılamıyor. Geleneğimizde de tezahür ediyor. Babasının elinden resmi bir erkeğe geçinceye kadar koruması, kollanması gereken biri… Ve o kız her şeyden sorumlu; toplumdan, babasının namusundan, sülalesinden, mahallenin namusundan… Her şeyi düşünüyor. Leyla’da buna hizmet eden, böyle düşünen bir kadın. Leyla Türk annesi ve zor bir kadın…


»Biraz acımasızca tabii kadının durumu, değil mi?


Çocuğu hamur gibi görüyoruz, biçimi biz vereceğiz. Hayır efendim. Çocuk senin eline gelen bir karakterdir. Onu anlamayı, onunla yaşamayı sen de öğrenmek zorundasın.


»Bu biraz da korkuyla ilgili sanırım…


Elbette Leyla’nın korkuları var. Yalnız olmak, yalnız kalmak gibi, insanın insandan başka hazinesi yok çünkü.


»Siz de bir annesiniz. Leyla ile aranızdaki fark nedir?


Leyla’ya katılmıyorum… Kız çocuğunu böyle yetiştirmem ben. Ben bu kadar sahipmişim gibi, kendi mülküm gibi davranmam. Zor tabii… Nedense kadınlar bebek doğuruyor ve o bebek 40 yaşına da gelse hâlâ anne gözünde bebek. Biraz anne olmakla onurlandırılmak isteniyorlar sanıyorum. Alt-üst statüsü.


»Gelelim setlere… Setlerde çok uzun süre çalışıyor musunuz?


Ben uzun süre çalışmıyorum ama bu biraz çalıştığınız şirket ve yönetmenin algısıyla ilgili. Ama maalesef uzun çalışma saatleri var. Ben Binbir Gece’den bu yana Kudret Sabancı’yla çalışıyorum. Bu uzun süreli çalışma saatleri için de oyuncular örgütlenmeli. Fakat burada kanal yöneticilerinin ve prodüktörlerin ve devletin yapması gerekenler var. O yasayı çıkartırsa devlet, neden sorun çözülmesin. Sigarayı yasak ediyor mesela. O kadar kolay ki…


»Sendikalaşma sistemi gücünü mü yitiriyor, ne dersiniz?


Sendikalı olunca da zor. Sendikalılık kavramı yok. Sendikaların gücü ne kadar törpülendi 12 Eylül’den sonra. Hepimiz biliyoruz. Bir Mayıs için Taksim’e gitmek zor, düşünsenize…


»Yıllardır bu film sektörünün içindesiniz… Politik film çekildi mi?


Bir ‘Sürü’ çekilmedi daha… İzin verildiği ölçüde çekilenleri saymıyorum ben. Küçümsemiyorum da. İyi niyetli evet çekilenler… Şöyle bir şey var; mızrak çuvala sığmıyor ve mızrak bir süre sonra görülüyor. Bizim durumda bu.


»Bir neden görüyor musunuz?


Evet, entelektüel olan kişiler ayrıldılar, ayrıştırıldılar… İnsanlar kendi içinde toparlandı belki. Ben şuna inanmıyorum; bir ülkede karşı duruş, dernekler vakıflar aracılığıyla yapılmaz. Örgütlü, siyasi hale gelmediğiniz müddetçe siz muhalefet olmazsınız. Çok birikimli insanları görüyorum. Bu insanlar nerede çalışıyor; vakıflarda, derneklerde, vs vs… Ama bunların içinde hiç siyasi bir şey yok. Arenanın dışında bunlar. Çünkü hâlâ yasa o kadar keskin olmana izin vermiyor.


»İzin verilmediğinde de çıkan filmleri görüyoruz…


İzin vermediğin de ‘Güneşi Gördüm’ gibi filmler çıkıyor… Evet, güzel filmler var tabii, ama ben Taksim’e çıkarken kafama cop yiyorum hâlâ.


»Filmler bir yanıyla rant mı?


O kadar acımasız değilim. Söylemek istediğini söylemek üzere hareket ediyorlar. Sizde bir şeyi yazarken düşünmüyor musunuz? Burada da böyle bir durum var. Ama ürettiğin şeylerin, yaşamında bir şeyleri etkiliyor ve değiştiriyor olması lazım.


»Türkiye’ye baktığınızda gerçekten değişen ve dönüşün bir şey yok mu?


Kadınlarla ilgili konuşmaya başladık, oraya tekrar döneyim. Daha tavuk kümesinden kız çıkardılar. Ne yapacağım ben. Okuduğumdan bu yana öylece duruyorum. Oradaki adamcağıza sorsam doğru yaptığını söyleyecek. Şeyhi var, şefi var, ağası var vs vs… Adam buna inanmış ve yapmış.


»Ürettikleriyle değişim sağlamaya çalışan entelektüeller var aslında… Ama bir yandan da gelenekçi bir yanımız keskin şekilde devam ediyor değil mi?


Biz sadece kendi geleneğimize karşı doğruyu bulmak konusunda mücadele vermiyoruz, aslında egemen siyasi mantığa, bize doğru diye yedirilen bilgiye karşıda mücadele veriyoruz.


»Mesela?


Ben çok ‘entelektüelim’ diyorsun, akşam gelip karını dövüyorsun? Senaryolar yazıyorsun, yurtdışına davet ediliyorsun ama sen çocuğunu dövüyorsun.

»Bu çelişki nereden?


İşte bu çelişkiyi çözdüğümüzde sorunu da çözeceğiz ama hakikaten bu ne yaman çelişki…

»Çağdaşlık ile yerellik arasına sıkışmak böyle bir şey olsa gerek…


Ben yaratıcı drama da çalışıyorum. Rol canlandırılırken ‘karakter tahlili’ diye bir şey yapılır. Aslında kişilik çözümlemesidir bu. Tespit edilmiştir ki, insanlar 0-20 yaş arasında nasıl oluştururlarsa odurlar. Seçemediğin şeyler var. Hangi ailede doğduğunu bilemiyorsun, seçemiyorsun. O ailenin kültürünü, geleneğini seçemiyorsun… Biçimleniyorsun. Rol modellerin de önemli. Rol dediğimiz modeller anne modelinden, baba modelinden çıkar. Ona öykünülür. 20 yaşında sen aslında kendi seçmediğin bir ortamda biçimlenerek yaşarsın. Sonra da kendinin farkına varmaya başladığında da olmak istediğin şey ile olmak istemediğin şey arasında çatışma başlar.


Felsefeyi çok severim Sartre’ın çok sevdiğim bir cümlesi vardır: “Burada insan karnıbahardan doğduğu için karnıbahar olmak zorunda değil.” Kendini yeniden gerçekleştirebilirsin ama en büyük tadilat kendinde yapılan tadilattır. Çünkü senin için o normaldir. Kendine bir üçüncü gözden bakmak, kendine eleştirel bakmak zordur.


»Bu birazda cesaret isteyen bir iş…


Elbette. Kendini aşma noktan diyoruz ya… Öğreniliyor tabii ama kaybede kaybede…

‘İnsan, dilini konuşmak dinini yaşamak istiyor’


»Türkiye’de şöyle bir tablo var: Linç ediliyorlar ses çıkmıyor, Mersin’de romanlar kovuluyor ses çıkmıyor.


Foucault’un bir sözü vardır: İktidar sokakta üretilir diye. Orada öyle bir şey oluyorsa, sen, ben evet dediğimiz için. Devlet dediğimiz bizim seçtiğimizdir. Biz izin vermesek hiç kimse hiçbir ötekiye bunu yapamaz. Biz demek ki onlara ait hissetmiyoruz kendimizi, sesimizi çıkartmıyoruz. İstediğin kadar sinema filmi çek, o adam oradan kovuluyorsa, linç ediliyorsa sen istediğin kadar sinema filmini çek, trajik hikâyesini anlat. Devlet bana rağmen bir şey yapıyorsa, ki yapamaz, biz izin veriyoruz.


»Ama ekranda bize çok sempatik geliyorlar ve seviliyorlar…


Televizyonda sevdiğimiz o şeyi arka sokakta sevmiyoruz ama. Bunu düşünmek lazım. O zaman biz onları eğlencelik görüyoruz.


»Çelişkileri ve çatlakları olan bir ülkede hâlâ ‘bana necilik’ hâkim, ondan mı?


Bu yabancılaştırma, korkutma, baskılama, televizyonlardan radyolardan akan korku kültürü, korku politikaları... İnsanın 5 temel ihtiyacı var ama biz daha karnımızı nasıl doyuracağımızı çözemedik…


»Ülkenin gündemine ne diyorsunuz?


Ben artık haber bile izlemiyorum. Tartışma programına bakıyorum. Ülkemin okumuş yazmışları, entelektüelleri çıkıyorlar cumhuriyet tehlikede, ülke yıkıldı vs… Ama artık onu konuşmayalım. Kuruldu ve bitti. Kürtler de var bu ülkede, Çerkezler de var, Aleviler de var… Başka sorunlar var. İnsanlar dilini konuşmak istiyor, dinini yaşamak istiyor. Bunu konuşalım.


Ekonomik sınıf mücadelesi kavramını gözden uzaklaştırmak için bunlar üretiliyor. Bu ülkede doğan herkesin insan gibi yaşamaya hakkı vardır ve devlet buna hizmet etmek zorunda. Okuma hakkı, sağlıklı yaşama hakkı, iş bulma hakkı… Bunun Kürt’ü, Alevi’si Çerkez’, Laz’ı yok… Bunlar devleti enterese etmez.


İki şey istiyorum; ben okumalıyım, sağlığımı korumalıyım, çalışmalıyım… Mesele açılım falan değil, iş ve aş o kadar.

»Hayattan ne bekliyorsunuz peki?


Bunların herkes tarafından konuşuluyor olması. İnsanların kendi kendini özgürce var edebildikleri okuyabildikleri, üretebildikleri bir yaşam beni mutlu eder.

»Korkularınız?


Tabii. İşsiz kalma korkum var. Ama düşünün insanlar bu streste nasıl yaşar. Bu streste yaşan bir toplum sanat ve kültür nasıl üretilir?

Arama Motorundan Gelenler
 

Etiketler

Sosyal Medyada Paylaş

Ana Sayfa Yemek Tarifleri Masaüstü Versiyon